İL VE İLÇE PROTOKOLÜNÜN HAZIR BULUNDUĞU EKONOMİ ZİRVESİ BAŞLADI!
Sapanca İlçesinde, bu yılki teması, "Büyük Dönüşüm: Dayanıklı ve Sürdürülebilir Bir Küresel Sisteme Geçişin Pusulası" olarak belirlenen Uluslararası Ekonomi Zirvesi'nde (UEZ 2026) oturumları bugün başladı.
İl ve İlçe protokolünün hazır bulunduğu Uluslararası Ekonomi Zirvesi'nin (UEZ 2026) açılış konuşmasını Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptı. Zirve kapsamında konuşan Bakan Şimşek, önemli açıklamalarda bulundu.
Bakan Şimşek'in konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:
Öncelikli olarak, geçmişle kıyasladığımızda bugünkü savaşın enerji piyasaları üzerindeki etkisi gerçekten çok büyük. Çünkü Hürmüz Boğazı oldukça kritik bir geçiş noktası. Bu durum sadece petrol açısından değil; gübre ve doğalgaz açısından da geçerli. Dolayısıyla bu şokun büyüklüğünün farkındayız. Nitekim geçmişte benzer savaşlarla veya şoklarla karşılaştığımızda, hem petrol hem de doğalgaz fiyatlarındaki artışın ilk 60 gün içinde oldukça hızlı ve yüksek olduğunu görebiliyoruz.
Şu anda kırılgan bir ateşkes söz konusu. Umarım bu ateşkes devam eder. Ancak piyasalar şu an itibarıyla bu kırılganlığı bir miktar yansıtıyor. Buradaki etkiler önemli. Ateşkes sürse bile, maalesef küresel ekonomi açısından da Türkiye açısından da belli ölçüde bir tahribat oluşmuş durumda.
Enflasyon beklentileri daha kötü. Büyüme beklentileri aşağı yönlü ve riskler artmış durumda. Ayrıca finansal koşullar daha sıkı. Özellikle tedarik zincirlerindeki kırılmalar ciddi ve orta vadede daha büyük sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Bu durumun farkındayız. Bu tür savaşların, diğer şoklara kıyasla çok daha büyük ve kalıcı etkiler yarattığını da biliyoruz. Savaşın getirdiği yükün ve bunun rehabilitasyonunun zaman alacağı açık. Yani bugünkü ateşkes devam etse bile, etkileri hissedilmeye devam edecek.
Jeopolitik açıdan da ne bölge ne de dünya eskisine dönecek. Büyük kırılmaların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu sadece ticaret savaşlarıyla ya da jeopolitik parçalanmalarla sınırlı değil; demografik yapıdaki bozulmalar, iklim krizi, yapay zeka ve otomasyonun dönüştürücü ve yıkıcı etkileri gibi pek çok unsur bu süreci şekillendiriyor. Aslında birçok boyutuyla zorlu bir dönemden geçtiğimiz için dünyada büyük kırılmalar yaşanıyor.
Bu durum bize, savaşların diğer şoklara kıyasla çok daha kalıcı ve çok daha büyük sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Peki Türkiye? Biz Türkiye ekonomisinin dayanıklı olduğuna inanıyoruz ve bunu geçen yıl ispatladık. Bu yıl da ispatlayacağız. Hatırlarsanız, 2025'te hem yurt içinde hem yurt dışında çok önemli şoklarla karşı karşıya kaldık. Özellikle ticaret savaşlarının piyasalarda yarattığı volatilite ve risk iştahındaki tahribat, ardından 12 günlük savaş ve yaşanan kuraklık geçen yılın önemli gündem maddeleriydi. Ancak biz bu şokları program sayesinde ciddi kayıplar yaşamadan atlattık. Daha açık ifade etmek gerekirse, uygulanan program kendisini kanıtladı ve gücünü ortaya koydu. 2023 yılının ortasından bu yana uygulanan bu program, Türkiye'nin makroekonomik temellerini güçlendirerek dayanıklılığını artırdı ve geçen yılki şoklarla baş edebilmemizi sağladı.
Peki, bu yıl içinden geçtiğimiz zorlu süreci en az zararla atlatabilecek miyiz? Asıl soru bu. Geçenlerde yabancı bir dergide bir grafik gördüm. Bu grafikte ülkeler iki kategoriye ayrılıyordu: 'Dayanıklı olanlar' ile 'Şoklara daha açık olanlar'. Türkiye; tamponların güçlü, dengesizliklerin düşük ve ekonomik temellerin sağlam olduğu ülkeler arasında yer alıyor. Ayrıca Türkiye'nin Ortadoğu'daki savaşa enerji açısından sınırlı bağımlılığı olması da önemli bir avantaj.
Özellikle enerji bağımlılığı açısından baktığımızda, Türkiye'nin Ortadoğu'ya ve özellikle Hürmüz Boğazı'nı kullanan tedarikçilere bağımlılığı oldukça düşük. Doğalgazda İran'dan bir miktar ithalat var. Ancak boru hatları üzerinden olduğu için şu ana kadar etkilenmiş değiliz. Petrolde ise bölgeye bağımlılık oldukça sınırlı. Bu önemli bir avantaj. Çünkü savaşın uzaması durumunda birçok ülke enerji arz güvenliği sorunu yaşayacaktır.
Türkiye'nin dayanıklılığının en önemli kaynaklarından biri de maliye politikasının güçlü yapısıdır. 2023'te büyük bir deprem yaşamamıza rağmen bütçe açığını milli gelire oranla yüzde 3'ün altına düşürdük. Kamu borcunun milli gelire oranı da düşük seviyede. Bu durum bize politika alanı ve manevra kabiliyeti sağlıyor. Nitekim geçen yıl gelişmekte olan ülkelerde (GoÜ) ortalama bütçe açığı yüzde 6,3 seviyesindeydi; yani Türkiye'nin iki katından fazla. Bu da Türkiye'nin gerektiğinde güçlü politika tepkileri verebileceğini gösteriyor. Makroekonomik şoklara karşı dayanıklılığımız da arttı. Örneğin kurda, faizlerde veya büyümede ciddi şoklar yaşansa bil, kamu borcunun milli gelire oranı geçmişe kıyasla çok daha düşük hassasiyet gösteriyor. Hatta bu tür olumsuz senaryolar bir arada gerçekleşse bile bu oran yüzde 30'un altında kalabiliyor.
Dış açık önemli bir konu. Petrol fiyatlarındaki artış cari açığı olumsuz etkileyecek. Ayrıca savaş; ticaretimizi ve turizmi de etkileyebilir. Bu nedenle en önemli kırılganlık noktası cari açık olarak öne çıkıyor. Ancak başlangıç noktası itibarıyla cari açığımız yönetilebilir seviyedeydi. Bir miktar artış bekleniyor olsa da dış finansman ihtiyacımız geçmişe göre daha düşük kalacak. Bu da bu kırılganlığın yönetilebilir olduğunu gösteriyor.
Toplam borçluluk açısından baktığımızda; hanehalkı, kamu, reel sektör ve finans sektörü dahil Türkiye'nin borçluluk düzeyi geçmiş şok dönemlerine kıyasla daha düşük. Bu da önemli bir avantaj. Ayrıca bu sürecin başında güçlü bir rezerv tamponu oluşturulmuştu. Savaşla birlikte risk iştahında düşüş ve sınırlı sermaye çıkışları yaşansa da ateşkesle birlikte bu eğilim tersine dönmeye başladı. Döviz talebinde sınırlı artış olsa da rezerv yeterliliği açısından rahat bir konumdayız.
Bankacılık sektörümüz de sağlam. Sektörde sermaye yeterlilik oranı yaklaşık yüzde 17, takipteki kredilerin oranı ise yüzde 2,6 ile oldukça makul seviyelerde. Karşılıklar yüksek ve sektör genel olarak sağlıklı. Karlılıkta son yıllarda bir zayıflama yaşansa da toparlanma süreci başlamıştı. Bu şok nedeniyle geçici bir bozulma olabilir. Ancak bu bozulmanın kalıcı olması beklenmiyor. Bankacılık sektörü ekonomiyi desteklemeye devam edecektir.
Piyasa tepkisine baktığımızda ise Türkiye'nin olumlu yönde ayrıştığını söyleyebiliriz. Nitekim Borsa İstanbul (BİST), gelişmekte olan ülke (GoÜ) endekslerine kıyasla daha iyi bir performans gösterdi Yıl başından bu yana bu fark net şekilde görülüyor.
Geçen yıl iç ve dış gelişmeler sonucunda ciddi bir döviz çıkışı yaşanmıştı. Yurt dışı yerleşikler Türkiye'den yaklaşık 30-40 milyar dolar civarında çıkış yapmıştı. Bu yıl ise savaş çok daha büyük olmasına rağmen çıkışlar daha sınırlı kaldı, yaklaşık yarısı düzeyinde gerçekleşti. Bu da geçen yıl verilen doğru politika tepkileri sayesinde piyasa kaygılarının azaldığını gösteriyor. Biz piyasa işleyişini önceliklendirdik. Çünkü piyasaların sağlıklı işlemesi için likiditenin sağlanması gerekir ve bu da güveni artırır. İlk günden itibaren piyasaların sağlıklı işlemesi için gereken her adımı atacağımızı ve dezenflasyon programını kararlılıkla sürdüreceğimizi ifade ettik.
Savaşın makroekonomik etkilerine baktığımızda, önceliklerimizde bir değişiklik yok. Fiyat istikrarı ve mali disiplin temel hedeflerimiz olmaya devam ediyor. Cari açığın sürdürülebilir seviyelerde tutulması ve özellikle yapısal reformların hızlandırılması önceliklerimiz arasında. Rekabet gücünü artırmak, verimliliği yükseltmek ve kurumsal kapasiteyi güçlendirmek için reform çabalarımızı hızlandıracağız.
Makroekonomik istikrar ve reform programımız üç aşamadan oluşuyordu. İlk aşamada risk yönetimine odaklandık. Büyük deprem, EYT düzenlemesi ve kur korumalı mevduat (KKM) gibi önemli risk unsurlarını kontrol altına aldık. İkinci aşamada dezenflasyon süreci başladı. Bütçe dengeleri iyileştirildi, cari açıkta önemli düşüş sağlandı ve KKM'den çıkış başarıyla gerçekleştirildi. Aynı zamanda rezervlerde de artış sağlandı. Şu anda üçüncü aşamadayız. Bu aşama maalesef savaşın etkisiyle başladı. Bu durum süreci bir miktar uzatabilir. Ancak hedeflerimizden sapmamıza neden olmayacak. Örneğin, daha önce 1,5-2 yıl olarak öngördüğümüz bu aşama, şimdi 2-2,5 yıl sürebilir. Çünkü bizim için fiyat istikrarı en önemli önceliktir. Fiyat istikrarı olmadan sürdürülebilir büyüme mümkün değildir.
Savaşın ekonomik etkilerini rakamsal olarak değerlendirdiğimizde tablo şu şekilde:
-Yılbaşından bu yana petrol fiyatı ortalama 81 dolar seviyesinde. Orta Vadeli Program'da (OVP) bu varsayım 65 dolardı. Bu fark enflasyonu yaklaşık 3 puan yukarı çekiyor.
-Cari açık için daha önce yüzde 1,5'in altında bir oran öngörülüyordu; bunun yaklaşık 1 puan artabileceği değerlendiriliyor. Ancak bu artış yönetilebilir seviyede.
-Büyüme tarafında yüzde 4 civarında bir beklenti vardı; bunun 0,5–1 puan aşağı yönlü etkilenmesi mümkün. Bütçe açığı için yüzde 3,5 hedeflenmişti; bunun da yaklaşık 0,5 puan artabileceği öngörülüyor.
Ancak temel mesaj şu: Bu etkilerin tamamı yönetilebilir düzeyde. Programın yönünü değiştirmez, sadece süresini uzatır.
Dezenflasyon sürecine baktığımızda, bu süreç çok boyutlu politikalarla destekleniyor. TCMB'nin politikaları, maliye politikası ve arz yönlü tedbirler birlikte yürütülüyor. Özellikle sosyal konut projeleri ve deprem bölgesinin yeniden inşası gibi adımlar bu süreci destekliyor. Enflasyon yüzde 65 seviyelerinden yüzde 30 civarına geriledi. Bu yıl için hedef yüzde 20'nin altıydı. Ancak savaşın etkisiyle piyasa beklentileri yüzde 25 civarına yükselmiş durumda. Buna rağmen, ateşkesin devam etmesi halinde dezenflasyon sürecinin yeniden güç kazanması için gerekli tüm adımlar atılacaktır. Örneğin, akaryakıt fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisini sınırlamak için eşel-mobil sistemi devreye alındı. Eğer bu uygulanmasaydı, petrol fiyatları 80 dolar seviyesinde kalırsa enflasyon etkisi 3,6 puan olacaktı. Ancak bu sistem sayesinde etki yaklaşık 1,1 puanla sınırlandırılıyor. Bu da bütçe gelirlerinden feragat edilerek sağlanıyor.
Dış ticaret açısından bakıldığında, Türkiye'nin bölgeye ihracatı ağırlıklı olarak Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve İran'a yapılıyor ve toplam ihracatın yaklaşık yüzde 11'ini oluşturuyor. Irak ile ticarette şu an ciddi bir aksama yok. İran ile ticarette ise ağırlıklı olarak doğalgaz ithalatı söz konusu ve bu ticaret mal karşılığı yapıldığı için farklı bir yapı arz ediyor.
Cari açığa baktığımızda, altın hariç cari açık geçen yıl yaklaşık 50 milyar dolar seviyesindeydi ve milli gelire oranla yüzde 0,6 civarındaydı. Şu anda ise yüzde 0,4 seviyelerinde olduğunu görüyoruz. Ancak savaşın etkisiyle fiyat artışları nedeniyle bu oran yüzde 2,5 seviyesine, en fazla da yüzde 3'e kadar yükselebilir. Buna rağmen bu seviyeyi 'yönetilebilir' olarak değerlendiriyoruz. Çünkü bu alanda yeterli tamponumuz mevcut.
Uzun vadede ise cari açıkta iyileşme bekliyoruz. Bunun birkaç temel nedeni var:
-Türkiye'nin doğal gaz ve petrol üretimi artıyor, bu da dışa bağımlılığı azaltıyor.
-Yenilenebilir enerji yatırımları hız kazanmış durumda. Rüzgar, güneş, jeotermal ve hidroelektrik kaynakların toplam enerji içindeki payı artıyor.
-Hizmet ihracatında güçlü bir konumdayız ve rekabet avantajımız yüksek. Bu alanın savaş sonrası daha da büyümesini bekliyoruz."
Sanayi politikalarıyla da önemli bir dönüşüm süreci başlatılmış durumda. Bu dönüşüm zaman alıyor ancak somut ilerleme kaydediliyor. Hiçbir krizin heba edilmemesi gerektiğine inanıyoruz. Nitekim Milton Friedman'ın da ifade ettiği gibi, gerçek ya da algılanan krizler gerçek değişimi beraberinde getirir. Bu nedenle bu süreci hem Türkiye hem de bölge için bir fırsata dönüştürmeyi hedefliyoruz. Bu kapsamda geniş bir reform gündemimiz bulunuyor.
Sanayide dönüşüm, katma değer zincirinde yukarı çıkmak ve özellikle ikiz dönüşüm yani yeşil ve dijital dönüşüm önceliklerimiz arasında. Son 20–25 yılda yaklaşık 350–400 milyar dolarlık altyapı yatırımı yapıldı. Önümüzdeki dönemde bu yatırımlar devam edecek. Ancak özellikle demiryollarına ağırlık verilecek. Limanlar, lojistik altyapı ve bağlantısallık güçlendirilerek rekabet gücü artırılacak. Ayrıca nitelikli doğrudan yatırımları çekmek ve insan kaynağını geliştirmek için yeni programlar devreye alınacak. sanayideki en önemli hedeflerden biri, katma değer zincirinde yukarı çıkmak. Yani daha fazla orta-yüksek ve yüksek teknoloji ürün üretmek. Bu kapsamda çeşitli programlar yürütülüyor ve orta-uzun vadede dönüşümün başarılması hedefleniyor.
Yeşil dönüşüm, Türkiye için bir tercih değil, zorunluluk. Çünkü enerji alanında yaklaşık yüzde 70 oranında dışa bağımlıyız. Son 20-25 yılda doğal gaz ve petrol ithalatına yaklaşık 1,1 trilyon dolar harcandı. Bu rakam, dış borcun yaklaşık iki katına denk geliyor. Bu nedenle yenilenebilir enerji yatırımları kritik önemde. Türkiye, güneş ve rüzgar enerjisinin toplam enerji içindeki payı açısından Avrupa ile benzer seviyelere ulaşmış durumda. Önümüzdeki dönemde özellikle depolamalı yenilenebilir enerji yatırımlarında büyük bir atılım bekleniyor ve Türkiye'nin bu alanda Avrupa'nın liderlerinden biri olması hedefleniyor.
Dijital dönüşüm tarafında ise henüz istenen seviyede olunmasa da ilerleme kaydediliyor. Yapay zeka hazırlık endeksinde Türkiye, benzer ülkelere göre daha iyi durumda ancak gelişmiş ülkelerin gerisinde. Bu farkın kapatılması hedefleniyor. Fiber altyapının güçlendirilmesi ve büyük ölçekli veri merkezlerinin Türkiye'ye çekilmesi için çalışmalar yürütülüyor. Enerji arzının güçlü ve maliyetlerin görece uygun olması, Türkiye'yi bu alanda cazip hale getirebilir.
Ayrıca tüm organize sanayi bölgelerinin demiryolu ile limanlara bağlanması hedefleniyor. Bu, sanayinin rekabet gücünü kalıcı olarak artıracak stratejik bir proje. Önümüzdeki 20 yılda demiryollarına en az 70 milyar dolarlık yatırım planlanıyor. Terörsüz bir Türkiye hedefi de ekonomik kalkınma açısından kritik. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri genç nüfus, güçlü teşvikler ve gelişmiş altyapı ile büyük bir potansiyele sahip. Güvenlik ortamının iyileşmesiyle bu bölgelerin Türkiye'nin yeni büyüme motorları haline gelmesi bekleniyor.
Elbette bu savaş nedeniyle bölgemizde ciddi bir yıkım yaşanıyor. Biz yıkım değil; barış, istikrar ve refah istiyoruz. Ancak mevcut koşullar farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu yıkımın ardından yeniden inşa süreci gündeme gelecek ve Türk inşaat firmalarının bu süreçte önemli roller üstlenmesi bekleniyor. Aynı zamanda tedarik zincirleri yeniden şekillenecek ve yeni enerji koridorları ortaya çıkabilecek. Örneğin, Katar gazının Suudi Arabistan ve Suriye üzerinden Avrupa'ya taşınması, Türkmenistan ve Kazakistan kaynaklarının yeni hatlarla Avrupa'ya ulaştırılması ya da Irak'ın mevcut petrol hatlarını alternatif güzergahlara yönlendirmesi gibi senaryolar konuşuluyor. Tüm bu gelişmeler Türkiye'yi enerji arz güvenliği açısından kritik bir koridor haline getiriyor.
Savunma sanayii açısından bakıldığında ise Türkiye, 20 yıl öncesine kıyasla çok daha güçlü bir konumda. Bazı müttefik ülkelerin teknoloji paylaşımındaki kısıtları ve ambargolar, Türkiye'yi kendi kendine yeterlilik konusunda hızlı adımlar atmaya yöneltti. Bugün Türkiye yaklaşık 1.400 savunma projesi yürütüyor ve bu projelerin toplam AR-GE büyüklüğü yaklaşık 100 milyar dolar seviyesinde. Beşinci nesil savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine kadar geniş bir alanda yoğun bir çalışma yürütülüyor. Bu sayede savunma sanayii ihracatı 10 milyar doların üzerine çıktı ve Türkiye dünyada ilk 11 ülke arasına girdi. Ayrıca yıllık yeni siparişlerin 18 milyar dolar seviyesine ulaşması, sektörün büyüme potansiyelini ortaya koyuyor.
Önümüzdeki 10 yılda küresel savunma harcamalarının 6,5-7 trilyon dolar seviyelerine ulaşması bekleniyor. Bu durum Türkiye için önemli fırsatlar barındırıyor. Savunma sanayii, aynı zamanda sanayide dönüşümün ana motorlarından biri olacak. Çünkü bu alandaki teknolojik kabiliyetler, zamanla sivil sektörlere de aktarılıyor. Bu da katma değer zincirinde yukarı çıkışı destekliyor.
İnşaat sektörüne baktığımızda, Türkiye küresel ölçekte çok güçlü bir konumda. ABD'den ve Çin'den sonra dünyada en büyük ikinci müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerden biri. Türk firmaları bugüne kadar yarım trilyon doları aşan projeler gerçekleştirdi. Bölgedeki yeniden inşa ihtiyacının 2 trilyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu da Türk inşaat sektörü için önemli fırsatlar anlamına geliyor. Doğrudan yatırımlar açısından küresel ortam zorlaşmış olsa da Türkiye'nin önemli avantajları bulunuyor. 1,6 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğüyle Türkiye, çevresindeki birçok ülkenin toplamından daha büyük bir ekonomi konumunda. Bu da yalnızca iç pazar potansiyeliyle bile yatırım çekebilme kapasitesi anlamına geliyor.
Son 20–23 yıllık dönemde Türkiye ortalama yüzde 5'in üzerinde büyüme performansı sergileyerek birçok gelişmekte olan ülkenin (GoÜ) önüne geçti ve Avrupa Birliği (AB) ile arasındaki farkı kademeli olarak azaltmayı başardı. Türkiye'nin 50'den fazla serbest ticaret anlaşması bulunuyor ve yeni nesil ticaret anlaşmaları için müzakereler devam ediyor. Bölgesel entegrasyon, küresel ticaretteki parçalanmalara karşı önemli bir denge unsuru olarak görülüyor.
Altyapı yatırımları da bu dönüşümün önemli bir parçası. 2000'li yılların başında sınırlı olan ulaşım altyapısı, bugün 24 bin kilometreyi aşan bölünmüş yollar ve otoyollarla büyük ölçüde gelişmiş durumda. Ortalama ulaşım hızları ciddi şekilde artmış, havaalanı sayısı ise yaklaşık üç katına çıkmıştır. İnsan kaynağı açısından da Türkiye güçlü bir potansiyele sahip. Her yıl yaklaşık 900 bin üniversite mezunu ve yüz binlerce teknik eğitim mezunu iş gücüne katılıyor. Özellikle yazılım, mühendislik ve yapay zeka alanlarında insan kaynağının geliştirilmesi hedefleniyor.
Enerji ve sanayi entegrasyonu açısından da yeni fırsatlar söz konusu. Özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı gibi mevcut enerji koridorlarının kesişim noktalarında petrokimya sanayi bölgeleri oluşturulması planlanıyor. Sonuç olarak Türkiye; enerji, savunma, sanayi, lojistik ve insan kaynağı alanlarında sahip olduğu avantajlarla, mevcut kriz ortamını uzun vadeli fırsatlara dönüştürme potansiyeline sahip bir ülke olarak öne çıkıyor.
Savaş sonrası süreçte Türkiye için ortaya çıkabilecek avantajlara odaklanmış durumdayız. Özetle söylemek gerekirse; mevcut zorluklara rağmen, Türkiye'nin bu dönemi fırsata çevirebilecek önemli bir potansiyele sahip olduğuna inanıyoruz.
SAPANCA GAZETESİ

BURAK KOÇ'TAN YENİ AÇIKLAMA: ''HİÇBİR DOSYANIN ÜSTÜ ÖRTÜLMESİN''
SAPANCA BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI BURAK KOÇ GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ
ULUSLARARASI EKONOMİ ZİRVESİ 15. KEZ SAPANCA'DA!
SAPANCA MECLİSİNDE KOMİSYONLAR BELİRLENDİ
SAVİBU'DAN ANAHTAR PARTİ'YE ZİYARET